Αμπέλι β , vigneto b, vignoble b, mahastian b, weinberg b, vinamar jaistandus b, vinbergxardenon b, vinya b, vinograd b, vinea b, vynuogynas b, vinja b, wijngaard b, viinitarha b, winnica b, vinha b, vie b, vinice b

Archive for June, 2014

Τώρα και ελληνικός καφές κρύος, frio-freddo πείτε τον όπως σας πάει, και πιείτε τον όπως σας αρέσει… στο Ποδήλατο καφέ.

Ποιος είπε ότι ο ελληνικός καφές πίνεται μόνο ζεστός;

Ο Λουμίδης Παπαγάλος, ο ειδικός του ελληνικού καφέ σας μυεί στα μυστικά παρασκευής του Λουμίδης frio, μια παγωμένη πρόταση του αγαπημένου σας ελληνικού καφέ, που μπορείτε να απολαύσετε στο σπίτι, ακολουθώντας τα παρακάτω 5 απλά βήματα:

1. Ετοιμάζουμε ένα διπλό ελληνικό
2. Τον αφήνουμε στο ψυγείο για 10 λεπτά
3. Αφού παγώσει, περνάμε τον καφέ από ένα φίλτρο και σερβίρουμε σε χαμηλό ποτήρι
4. Ετοιμάζουμε αφρόγαλα και το προσθέτουμε στον καφέ
5. Προσθέτουμε το καλαμάκι και η παγωμένη απόλαυση ξεκινά

Ψηθείτε τώρα και εσείς για ένα παγωμένο ελληνικό καφέ με τη διαχρονική υπογραφή του Λουμίδης Παπαγάλος για να συντροφεύσει όλες τις ξέγνοιαστες καλοκαιρινές στιγμές με την παρέα σας!

«Η Γεύση της Μνήμης» αναμνήσεις και εξομολογήσεις του Επίκουρου | oinos

«Η Γεύση της Μνήμης» αναμνήσεις και εξομολογήσεις του Επίκουρου | oinos.

Istanbul’s Summer Gardens – İstanbul’un Yaz Bahçeleri

SUMMER USED TO MEAN GARDENS, DENSE SHADE, AND LIGHT BUT TASTY DISHES. THOSE GARDENS, WHERE FRUITS, VEGETABLES AND MEDICINAL HERBS WERE GROWN, WERE ALSO PLACES FOR ENJOYING NATURE’S BEAUTY, SERENITY AND LUSH GREEN.

Istanbul’s Summer Gardens

The Turkish poet most sensitive to summer was, I believe, Ahmet Hamdi Tanpınar, who begins his poem “The Whole Summer” by saying, “How delightfully it passed, the whole summer/Nights in the small garden… /You on an impulse/As shy and white as lilies…”
Not only did every house, mansion and seaside villa in Istanbul have its garden, the sultans, the palaces, the pavilions and waterfront palaces all had big gardens as well, where fruit and vegetables were grown to supply their needs. The Chief Palace Gardener Corps was responsible for these gardens, known as the Privy Gardens. But the biggest garden of all was that in today’s district of Bostancı. Here, the unsalaried members of the corps raised the fruits and vegetables needed by the Imperial Palace Kitchens and sold the surplus to make a living. There were pools, ivied bowers, gazebos, fountains and water jets in the gardens, among which the tulip gardens, rose gardens and green meadows were the most beautiful. Architect Sedad Hakkı Eldem, who says that Istanbul’s gardens were still in place until the 1940’s, has described the garden architecture of the Ottoman capital to us as a visual feast.
Istanbulites referred to the approach of the hot weather as eggplant season. See how it is described in Ahmet Rasim’s City Letters: “Turning more and more purple, the eggplants took on their velvet hue. Confident in his cry, with his pannier on his back, [the eggplant vendor] hawks his ‘fat eggplants’ in the street.  In truth, the eggplant is a beautiful vegetable; it regales guests. It’s a little hard to digest, but it’s filling and you never tire of it. It goes with everything. It can be stewed, stuffed and grilled on a skewer. It can be pounded to a paste. It appears as ‘Imam bayıldı’ but it is formidable fried. And how easy to prepare. Just a little brushwood, sawdust or wood chips, a hundred drams of oil from the grocer, a bowl of yoghurt from the milkman and you’re all set! The preparations commence immediately. The preferred places for summer picnics were those ‘with a breeze’. Among them Göksu (the Sweet Waters of Asia) with its prevailing northerly wind was the favorite. Eating corn and eggplant was an important custom at Göksu, whose waters were Ab-ı Hayat, “the water of life”. Corn would be boiled in big cauldrons and sold, especially to children. With its light dishes, summer used to be especially lovely…”

Istanbul’s Summer Gardens

BRAISED SUMMER VEGETABLES IN CASSEROLE
INGREDIENTS
10 g olive oil
2 medium onions
2 cloves garlic
2 yellow peppers
2 red peppers
2 zucchinis
2 eggplants
2 tomatoes
5 g fresh oregano
5 g fresh rosemary
A pinch of salt
A pinch of black pepper

PREPARATION
Peel the onion and garlic, chop finely and saute over low heat for 20 minutes. Then spread these ingredients in the casserole. Cut all vegetables into flat rounds and arrange in the casserole on top of the onion and garlic mixture. Add the fresh oregano and rosemary and bake in a pre-heated 185° C. oven for 20 minutes. Serve hot.

KEBAB OVER TOMATO-PEPPER SAUCE
INGREDIENTS
20 g ground veal
10 g ground lamb
5 g tail fat
20 g tomatoes
3 long, thin hot green peppers
1 clove garlic

PREPARATION
Knead the ground veal and lamb together with the tail fat and season with salt and pepper to make a kebab. Roast the tomatoes and peppers whole either on a grill or in a skillet, then peel and chop finely. Melt some butter in a skillet and sauté the finely chopped garlic, then add the tomatoes and peppers. The kebab may be either grilled or cooked in the oven. Spread the sauce on a platter, arrange the meat on top, and drizzle with a spoonful of melted butter.

Istanbul’s Summer Gardens

MILK PUDDING WITH STRAWBERRY SAUCE
INGREDIENTS
3 cups milk
1 1/2 tbsp rice flour
4 tbsp granulated sugar
1 packet of vanilla

FOR THE STRAWBERRY SAUCE:
1 1/2 fresh strawberries
2 tbsp granulated sugar

PREPARATION
Cook the milk, sugar and rice flour together to make the pudding. When it is cooked, turn off the heat, add the vanilla and pour into individual bowls. Let cool for half an hour. Place the strawberries in a deep pot, add the sugar, then mix with an electric mixer until smooth. Pour over the cooling pudding and chill in the refrigerator. Serve cold.

Istanbul’s Summer Gardens

GEÇMİŞTE YAZ MEVSİMİ BAHÇELER, KOYU GÖLGELER, HAFİF AMA LEZZETLİ YEMEKLER ANLAMINA DA GELİYORDU. O BAHÇELER Kİ, MEYVELERİN, SEBZELERİN, ÇİÇEK VE ŞİFALI OTLARIN YETİŞTİRİLDİĞİ, BUNUN YANINDA DOĞANIN YEŞİLLİĞİNİN, GÜZELLİĞİNİN, DİNLENDİRİCİLİĞİNİN YAŞANDIĞI YERLERDİ.

İstanbul’un Yaz Bahçeleri

İstanbul’un Yaz Bahçeleri

Yaz mevsiminin en duyarlı şairi galiba Ahmet Hamdi Tanpınar’dı… Üstat, Yaz şiirine “Ne güzel geçti bütün yaz/Geceler küçük bahçede…/Sen zambaklar kadar beyaz/Ve ürkek bir düşüncede” diyerek başlar.
İstanbul’da her evin, konağın, yalının bir bahçesi olduğu gibi saray, kasır ve sahil saraylarının da geniş bahçeleri vardı. Bu bahçelerde sarayların ihtiyacını karşılamak üzere sebze ve meyve de yetiştiriliyordu. Hadaik-i Hassa denilen bu bahçelerden Bostancıbaşı Ocağı sorumluydu. En büyük yaz bahçesi ise bugünkü Bostancı semtinde bulunuyordu. Maaş almayan ocak mensupları, sarayın mutfağı olan Matbah-ı Âmire’ye gerekli sebze ve meyveyi buralarda yetiştirirler, ürün fazlasını da halka satarak nafakalarını çıkarırlardı.
Bahçelerde havuzlar, sarmaşıklı çardaklar, kameriyeler, fıskiye ve çeşmeler bulunuyordu. Gülistanlar, lalezarlar ve çemenzarlar da bahçelerin en güzel yerleriydi. 1940’lara kadar İstanbul bahçelerinin yerlerini koruduğunu söyleyen Mimar Sedad Hakkı Eldem, Osmanlı başkentinin bahçe mimarisini bize görsel bir şölen gibi tanımlamıştı.
Sıcakların arttığı günlere İstanbullular patlıcan mevsimi derdi. Ahmed Rasim’in Şehir Mektupları’nda patlıcan mevsimi bakın nasıl anlatılıyor: “Patlıcanlar morara morara kadife rengini aldı. Çenesine güvenen, sırtına küfesini takan sokakta, ‘kemer patlıcanlarım’ diye bağırıyor. Filvaki güzel sebzedir patlıcan, misafir ağırlar. Biraz hazmı zordur ama doyurur, bıktırmaz. Her şeye karışır, türlüye girer, dolma olur, şişe dizilir. Ezim ezim ezilir. İmambayıldı suretinde görünür, fakat tavası dehşetlidir. Ne de kolay yemektir. Biraz çalı çırpı, talaş, yonga, bakkaldan yüz dirhem yağ, sütçüden bir kase yoğurt alındı mı misk! Evde bir meşguliyet peyda olur. Yaz mesireleri için öncelikli tercih nedeni ‘esen’ yerlerin olmasıydı. Bunların içinde her zaman kuzey rüzgarının hakim olduğu Göksu mesiresi önde gelirdi. Suyu ‘ab-ı hayat’ olan Göksu’da mısır ve patlıcan yemek önemli bir adetmiş. Kazanlarda mısırlar kaynatılır, bilhassa çocuklara satılırmış. Hafif yemeklerle yaz mevsimi eskiden bir başka güzelmiş…”

GÜVEÇTE KÖZLEME YAZ SEBZELERİ
MALZEMELER:
10 g zeytinyağı
2 orta boy soğan
2 diş sarımsak
2 sarı biber
2 kırmızıbiber
2 kabak
2 patlıcan
2 domates
5 g taze kekik
5 g biberiye
1 tutam tuz
1 karabiber

HAZIRLANIŞI
Soğan ve sarımsaklar soyulduktan sonra ince kıyılıp bir tencerenin içinde ve ağır ateşte yaklaşık 20 dakika pişirilir. Daha sonra da bir güveç tabanına yayılır. Bütün sebzeler dilimlenip karıştırıldıktan sonra güveç tabanındaki soğanların üzerine dizilir, kekik ve biberiye eklenir. Önceden ısıtılan 185 derecelik fırında yaklaşık 20 dakika pişirilir ve servis edilir.

ALTI EZMELİ
MALZEMELER:
20 g dana kıyma
10 g kuzu kıyma
5 g kuyruk yağı
20 g domates
3 sivri biber
1 diş sarımsak

HAZIRLANIŞI
Dana, kuzu kıyması, kuyruk yağı, tuz ve karabiber yoğrularak kebap hale getirilir. Domatesler ve biberler közde -köz yoksa tavada- bütün halde pişirilir ve kabukları soyulduktan sonra ince doğranır. Bir tavada tereyağı eritilip üstüne önce ince kıyım sarımsaklar sotelenir, sonra da domates ve biberler eklenir. Kebap ızgarada -yoksa fırında- pişirilir. Elde ettiğimiz sos, tabağın altına serilir üzerine de etler dizilir. Servis edilirken üzerine bir kaşık erimiş tereyağı ilave edilebilir.

ÇİLEK SOSLU MUHALLEBİ
MALZEMELER:
3 su bardağı süt
1,5 çorba kaşığı pirinç unu
4 çorba kaşığı toz şeker
1 paket vanilya

ÇİLEK SOS İÇİN:
1,5 adet çilek
2 çorba kaşığı toz şeker

HAZIRLANIŞI
Muhallebi için süte pirinç unu ve şeker konup pişirilir. Kaynayınca altı kapatılır, vanilya ilave edilip kâselere dökülür. Soğuması için yarım saat kadar bekletilir. Çilekler derin bir kabın içinde ve üzerine toz şeker ilave edildikten sonra pürüzsüz bir hale getirinceye kadar blendırla çekilir ve soğuyan muhallebinin üzerine konularak buzdolabında soğutulur ve servis edilir.

 

 

One Hundred Years Of Turkish Cinema-Türk Sinemasının 100 Yılı

Article: Burçak Evren Date: May 2014

WHEN FUAT UZKINAY WAS SHOOTING “THE DEMOLITION OF THE RUSSIAN MONUMENT AT AYASTEFANOS” ON NOVEMBER 14, 1914, NEITHER HE NOR THOSE AROUND HIM WERE AWARE THAT THEY WERE LAUNCHING TURKISH CINEMA. REGARDED LATER AS THE FIRST TURKISH FILM, IT NOW SYMBOLIZES THE BIRTH OF THE NATION’S FILM INDUSTRY.

One Hundred Years Of Turkish Cinema

One Hundred Years Of Turkish Cinema

CAMERAS IN TURKEY
Cameramen working for the Lumière Brothers, who had staged the world’s first public screening of a moving picture at the Grand Café in Paris on December 28, 1895, filmed the Golden Horn and the Galata Bridge from the water in 1896, putting their signature on the first film shot in Turkey. The first public screening of a motion picture in Turkey also took place in 1896. From its inception in the Ottoman Empire, cinema gained instant popularity and soon became the cheapest and only form of public entertainment.

THE EARLY YEARS (1896-1922)
In its early years, cinema made use of the already existing venues and human resources of the theaters. As interest grew, films were first shown in coffeehouses and nightclubs, later moving in to the theaters where they were shown for entertainment between the acts of stage plays. Sigmund Weinberg, who is credited with bringing cinema to Turkey, opened the country’s first movie theater, called the Pathé, at Beyoğlu in 1908. It was followed by the Orientaux, which opened in Pera (Beyoğlu) in 1911, and the Central and Ideal, both of which opened in the same area in 1912.

THE DEMOLITION OF AYASTEFANOS (1914)
To record it for posterity, the Ottoman government decided to film the demolition of the monument erected by the Russians at Ayastefanos (Present-day Yeşilköy), the farthest point to which they had penetrated during the Russo-Turkish War of 1876-77.  It was essential that the film be shot by a Turk, so Fuat Uzkınay undertook to do it. Shooting the film on November 14, 1914, he became the first director in Turkish cinema. This date is also regarded as the start of the Turkish film industry.

THE FIRST FEATURE-LENGTH FILM (1916)
The first official movie theater in Turkey was set up by Enver Pasha in 1915 and called the MOSD (Central Army Cinematography Office). Sigmund Weinberg was placed in charge of it and Fuat Uzkınay appointed as his assistant.
This institution made a series of propaganda films aimed at rehabilitating the Ottomans’ “sick man” image. Concurrently, Weinberg made his first feature-length films, Leblebici Horhor (1916) and Himmet Ağa’nın İzdivacı/The Marriage of Himmet Aga (1916), but the latter was never completed due to the war.

THE FIRST COMMERCIAL FILMS
All of MOSD’s film equipment was turned over to the Association of National Defense during the occupation of Istanbul at the end of World War I. To generate some revenue, the society commissioned two films to Sedat Semavi: Casus/The Spy (1917), a spy film set in the First World War, and Pençe/The Claw (1917), about an illicit love affair. These were the Turkish film industry’s first feature-length commercial films.

THE ERA OF THE THEATER ACTORS (1922-1938)
Muhsin Ertuğrul, the sole director in this period when Turkish cinema was in its infancy, set up the Kemal Film Studio, which made A Love Tragedy in Istanbul (1922), a film based on a real-life incident. Later he tried to adapt Yakup Kadri Karaosmanoğlu’s novel Nur Baba (1922) to the screen, but the film, which led to tension already during the shooting, was later released under the title “The Bosphorus Mystery”.

WOMEN IN CINEMA
Muhsin Ertuğrul’s third film, The Daughter of Smyrna (1923), was based on Halide Edip Adıvar’s novel of the same name and dealt with the theme of Turkey’s War of Independence. When a woman was needed to play in this highly patriotic film, an ad was placed in one of the Istanbul dailies, and Bedia Muvahhit, one of the two women who responded to the ad and played in the film, later became one of the doyennes of Turkish theater.

THE TRANSITION (1938-1950)
The Second World War broke out during this period of fresh initiatives in the Turkish film industry, and only 14 films were made between 1939 and 1944. During this dormant period, cinema in Turkey fell into the clutches of the U.S. film industry, which dominated the market. Due to the war, American films made it to the Middle East via Egypt, paving the way to a flood of Egyptian films in Turkey.

THE FIRST CARTOON
The quest to find actors without a theater background, the shift from synchronous dialogue to dubbing, and the first experiment with animation, Evvel Zaman İçinde, all occurred in this period. Among the other gains of the day we can site the rapid growth in the number of new movie theaters, new production studios and societies devoted to cinema.

THE CINEMATOGRAPHERS (1950-1960)
This period began with the film Strike the Whore, an adaptation of Halide Edip Adıvar’s novel by Lütfî Akad in 1949. Akad became a pioneering director, a “masterless master”, in films like In the Name of the Law (1952), Murderous City (1954) and White Handkerchief (1955), which he, unlike theater directors, shot in a cinematic concept characterized by lively and dynamic cinematography. Another master, Atıf Yılmaz seized on the popular novels of the day, making films like The Sob (1953) and The Girl Who Watched the Mountain (1955) as well as The Fallow Deer (1959), in which Yılmaz Güney acted, and This Land’s Children (1959). Another master of this period was Metin Erksan, who prepared the ground for the emergence of the directors who would have an impact on Turkish cinema in years to come, figures who, in a sense, became the founding directors of Turkish cinema and determined its course in subsequent periods.

THE GOLDEN AGE (1960-1967)
Starting in 1960, Turkish cinema turned to films with social content, films that dealt with events previously considered to be taboo in the cinema. For the first time, the problems of the rural population were taken up and dealt with in terms of property ownership. Low in number but high in quality, a number of masterpieces appeared in this period. Metin Erksan won the Golden Bar, the biggest prize ever captured by Turkish cinema up to that time, at the 1964 Berlin Film Festival for his film Susuz Yaz/Dry Summer.

THE RISE OF YEŞİLÇAM (1967-1974)
In a productive period for Turkish cinema in terms of quantity, the number of films shot annually rose from 200 in 1967 to 300 in 1972, and Turkey became the fourth largest producer of films after the U.S., India and Hong Kong. At the same time, this period was one in which melodramas on the theme poor girl-rich man or poor man-rich girl gained currency and the role of the star in cinema came to the fore as the number of movie theaters, producers and viewing audiences saw its biggest rise yet.

THE LOST YEARS (1974-1978)
As the cheapest and sole form of public entertainment, cinema was now trumped by television, which came into Turkish homes at the start of the seventies, and film production fell sharply by as much as eighty percent as audiences dwindled.
As movie theaters closed down one by one, filmmakers, who were seeking to bring audiences back, found a way out by turning to films that could not be shown on TV.

NATIONAL CINEMA
National Cinema movements, one led by Halit Refiğ and Metin Erksan, the other pioneered by Yücel Çakmaklı, emerged in the difficult conditions of this period and started producing films, albeit few in number.

THE NEW TURKISH CINEMA (1978-1986)
Making social content films that reflected the socio-political climate of the time, young filmmakers turned to mainly youthful audiences, who were caught between television and cinema. Political issues focusing on the rural sector, the working class and the aftermath of the September 12th military takeover were dealt with as realistically as censorship would allow. Erden Kıral depicted cotton pickers in his films The Canal (1978) and On Fertile Lands (1979), and the clash of different cultures in A Season in Hakkari, which won four prizes at the Berlin Film Festival. Ali Özgentürk depicted honor killings in Hazal (1979), and the drama of a father struggling to educate his son in The Horse (1981), while Korhan Yurtsever depicted the conflict between landowners and farm workers in The Bad Spirits of the Euphrates (1977).

THE YILMAZ GÜNEY MARK
The films written by Yılmaz Güney in prison left their mark on this period. Among them, The Herd (1978) and The Enemy (1979), directed by Zeki Ökten, and Yol/The Way (1982), by Şerif Gören, took the Palme d’Or at Cannes along with the Costa Gavras film, Lost.

THE VIDEO INVASION
Hit by a video invasion in those years, the film industry turned to making cheap, low-brow video films. Color television and the rise of the private channels further fueled the crisis in the industry.

THE MAJORS (1987-1994)
Turkish cinema suffered its biggest crisis of all in the eighties. Films on political themes by a small number of directors had to compete at the box office with big American productions. The successful ones among them, Ertem Eğilmez’s last film, Arabesque (1988), Serif Gören’s The American (1993), Mustafa Altıoklar’s Istanbul Beneath My Wings (1995), Sinan Çetin’s Berlin in Berlin (1992), Yavuz Turgul’s Eşkıya/The Bandit (1996) and Gani Müjde’s Kahpe Bizans (1999), kindled renewed hope for the future.

THE INDEPENDENT FILMMAKERS (1994 to the present)
The difference between these filmmakers and the young filmmakers of earlier periods is that today’s filmmakers incur myriads to become producers and scriptwriters, even actors and cameramen, portraying their own stories and situations and using unknown actors in a cinematic language unique unto themselves with no thought of commercial gain. Zeki Demirkurbuz and Yeşim Ustaoğlu are among the leading directors of this period.

THE INDEPENDENT DIRECTORS
Turkey’s independent filmmakers have achieved huge success, garnering close to ten times as many awards at the international film festivals as were won by Turkish cinema in the previous 85 years. Foremost among them are Derviş Zaim (Somersault in a Coffin – 1996, Dot – 2007), Serdar Akar (On Board – 1999, Offside – 2000), Handan İpekçi (Dad Is in the Army – 1994, Big Man, Little Love – 2001), Reha Erdem (Oh, Moon! – 1998, Times and Winds – 2006, Cosmos – 2010), Reis Çelik (Işıklar Sönmesin – 1996),Night of Silence – 2012), Ümit Ünal  (9 – 2001, Istanbul Tales – 2004), Yılmaz Erdoğan (The Butterfly’s Dream – 2012), Ahmet Uluçay (Boats Out of Watermelon Rinds – 2004), Semih Kaplanoğlu (Egg – 2007, Milk – 2008, and Honey, 2010, which won the Golden Bear at the Berlin Film Festival), Tayfun Pirselimoğlu (In Nowhere Land – 2002), Semir Aslanyürek (Eve Giden Yol – 2006), and Özcan Alper (Autumn – 2008).

WHO WAS SIGMUND WEINBERG?
The one and only person in Turkey who knew what cinema was in the first half of the 19th century and was able to discern its future was Sigmund Weinberg, a Rumanian citizen who sold film and photography equipment in Beyoğlu and later went into the filmmaking business. Fuat Uzkınay learned cinema from Weinberg and began staging educational film screenings for students at the school where he was employed, thus becoming the second person in Turkey to know about cinema.

THE FIRST TURKISH FILMMAKERS: THE MANAKİ BROTHERS
Turkish filmmaking was born on November 14, 1914, the day that Fuat Uzkınay shot his film, “The Demolition of the Russian Monument at Ayastefanos”. Nevertheless, there are films that were shot earlier, among them the films that were made starting in 1905 by the Manaki brothers, Yanaki (1878-1954) and Milton (1882-1964), the first Balkan filmmakers. One of those films is Sultan Reşat’s Visit to Monastir, made in 1911.
Film historians suggest that it would be more correct to regard the Manaki brothers as the first Turkish filmmakers since Macedonia was then part of the Ottoman Empire and the Manakis were naturally Ottoman citizens. The brothers always stamped the name of Turkey on their photographs and on the canisters of all the films they made.

PIONEERS OF MELODRAMA
Lütfî Akad produced original examples of the melodrama genre in his films, Hudutların Kanunu/The Law of the Border (1967), about the lives of smugglers on the border, and Vesikalı Yarim (1968). Atıf Yılmaz, who produced a political critique of the previous period in his Dolandırıcılar Şahı/King of the Swindlers (1961), tells the tragicomic story of an innocent, young girl who comes to the big city to become an actress in his Ah Güzel İstanbul/O Beautiful Istanbul (1966).

THE GOLDEN AGE
The golden age from 1960 to 1967 simultaneously ushered in an “age of enlightenment” in Turkish cinema. The Cinémathèque and Club 7 (later the State Film Archive) sprang up in this period, when the now long-standing national festivals, the Antalya Golden Orange and the Adana Golden Boll festivals, also had their inception. Thanks to these and other organizational efforts in cinema, developments in the literature were also among the positive developments of the time…

ŞENER ŞEN
Şener Şen is one of the most unconventional comedians – perhaps the first of his kind – in Turkish cinema. While most comedy types are naive and honest fumbling bumpkins, Şen is a comedy actor who was loved and rose to prominence for being the exact opposite, namely, a devious, double-dealing rogue. Following his success with Kemal Sunal in Outrageous Class, this fabulous duo came to audiences in films like The Foster Brothers, Şabanoğlu Şaban, Tosun Paşa, Kibar Feyzo, Davaro and The King of the Street Cleaners. Playing character roles, Şener Şen have had his name written in gold letters in Turkish cinema with films as The Bandit (1996), Lovelorn (2005), For Love and Honor (2007), Hunting Season (2010)..

HAKKARİ’DE BİR MEVSİM (A SEASON IN HAKKARİ)
This film, directed by Erden Kiral with a script adapted by Onat Kutlar from Ferit’s Edgü’s novel “O”, poetically depicts an intellectual who spends his military service serving as a teacher in the eastern province of Hakkari where he is based, his relationship with the alien culture he encounters there, and the inner journey it takes him on.

YILMAZ GÜNEY
One of Turkish cinema’s first actor-directors to gain international recognition, Güney, who started out in cinema as an actor in Atıf Yılmaz’s 1958 film Bu Vatanın Çocukları/This Land’s Children, got into directing as well in 1966 with his film At Avrat Silah/Horse, Woman and Gun, earning a reputation as the “Ugly King” in a series of films he shot one after the other. Surging to fame with his film Umut/Hope in 1970, he later directed Acı/Pain, Ağıt/Elegy, Baba/The Father, Umutsuzlar/The Hopeless One, Arkadaş/Friend and Duvar/The Wall. Forced to spend most of his life in prison, Güney nevertheless wrote the scripts for films like Sürü/The Herd, Düşman/The Enemy and Yol/The Way, which won top prizes at the international film festivals, and became the first Turkish director to be internationally recognized in world cinema..

SEPTEMBER 12TH FILMS
The first examples of the films known in Turkish cinema as the “September 12th films” because they dealt with the repercussions of the September 12th military takeover in 1971 began emerging at the end of the 1980’s. Zeki Alasya’s “The Thorny Way” (1986), Sinan Çetin’s “Prenses” (1986), Şerif Gören’s Sen Türkülerini Söyle (1986), Zeki Ökten’s Ses (1986), Zülfü Livaneli’s “Fog” (1988) and Tunç Başaran’s “Don’t Let Them Shoot the Kite” (1989) all bear witness to this period.

NURİ BİLGE CEYLAN
Following his 1995 film Koza/Cocoon, in 1999 Nuri Bilge Ceylan completed Mayıs Sıkıntısı/May Clouds, which walked off with big prizes at the national and international film festivals. Uzak took the Grand Prize of the Jury and the award for best actor at the Cannes Film Festival in 2003, İklimler/The Climate the Fibresci prize at Cannes in 2006, and Üç Maymun/Three Monkeys (2008) the award for best director, again at Cannes. With his film Bir Zamanlar Anadolu’da/Once Upon A Time in Anatolia (2011), which won the Grand Prix at Cannes the same year, and, most recently, Winter Sleep (2014), which took the Palme d’Or at Cannes this year, Ceylan has become Turkey’s top prizewinning director at home and abroad.

One Hundred Years Of Turkish Cinema

One Hundred Years Of Turkish Cinema

One Hundred Years Of Turkish Cinema

One Hundred Years Of Turkish Cinema

One Hundred Years Of Turkish Cinema

Yazı: Burçak Evren Tarih: May 2014

FUAT UZKINAY 14 KASIM 1914’TE, “AYASTEFANOS’TAKİ (YEŞİLKÖY) RUS ABİDESİ’NİN YIKILIŞI”NI FİLME KAYDEDERKEN NE O, NE DE ÇEVRESİNDEKİLER TÜRK SİNEMASININ BAŞLANGICINI OLUŞTURDUKLARININ FARKINDAYDI. SONRADAN BU FİLM TÜRK SİNEMASINDA İLK ÇEKİLEN FİLM OLDUĞU KABUL EDİLEREK TÜRK SİNEMASININ DOĞUŞUNU SİMGELEDİ.

Türk Sinemasının 100 Yılı

Türk Sinemasının 100 Yılı

KAMERALAR TÜRKİYE’DE…
28 Aralık 1895’de Paris’te Grand Cafe’de dünyada halka açık ilk sinema gösterisini yapan Lumiere’in kameramanları, denizden Haliç’i ve Galata Köprüsü’nü filme alarak 1896 yılında Türkiye’de çekilen ilk filme imzasını attı. Türkiye’deki halka açık ilk sinema gösterisi 1896 yılında yapıldı. Sinema, Türkiye topraklarına girdiği ilk yıllarından itibaren ilgi görüp sevildi ve kısa sürede halkın tek ve en ucuz eğlence aracı oldu.

İLK YILLAR (1896-1922)
Sinema ilk yıllarında tiyatronun mekân ve insan yapısını kullandı. Önceleri kıraathane, gazino gibi mekânlarda yapılan gösteriler, ilgi yoğunlaşınca tiyatro binalarına taşındı ve oyunların aralarında, ek gösteriler olarak yapıldı. Türkiye’de ilk sinema salonunu “Türkiye’ye sinemayı getiren adam” olarak bilinen Sigmund Weinberg 1908’de Tepebaşı’nda Pathe adıyla açtı. Bu salonu 1911’de Pera’da  (Beyoğlu) açılan Orientaux, 1912’de yine aynı bölgede açılan Central ve İdeal sinemaları izlemiştir.

AYESTEFANOS’UN YIKILIŞI (1914)
Osmanlı Devleti, 1876-77 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusların Osmanlı topraklarında geldikleri en uç nokta olan Ayastefanos’ta (bugünkü Yeşilköy) diktikleri anıtın yıkılmasını ve yıkılma anının da tarihe not düşmek için filme alınmasını kararlaştırır. Filmin illa ki bir Türk tarafından çekilmesi zorunlu olunca işi Fuat Uzkınay üstlenir ve 14 Kasım 1914’te çekimi gerçekleştirerek ilk Türk sinema yönetmeni onuruna kavuşur. Bu tarih aynı zamanda Türk sinemasının başlangıcı sayılıyor.

İLK UZUN METRAJLI FİLM (1916)
Türkiye’deki ilk resmi sinema kuruluşu, 1915’te Enver Paşa tarafından  MOSD (Merkez Ordu Sinema Dairesi) adıyla kuruldu. Başına Sigmund Weinberg, yardımcılığını ise Fuat Uzkınay getirildi.
Kurum, Osmanlı’nın hasta adam imajını değiştirecek bir dizi propaganda filmi yaptı. Weinberg bu arada Leblebici Horhor (1916) ve Himmet Ağa’nın İzdivacı (1916) adı ile  uzun metrajlı- konulu ilk film girişimlerinde bulundu ama ikisi de savaş nedeniyle yarım kaldı.

İLK KONULU TİCARİ FİLMLER
İstanbul’un işgal yıllarında MOSD’un elindeki sinemayla ilgili tüm alet-edevat Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ne devredilmişti. Bu cemiyet, kendisine gelir getirmesi amacıyla Sedat Simavi’ye iki film ısmarladı: Birinci Dünya Savaşı’ndaki bir casusluk olayını konu alan Casus (1917) ile yasak aşkı işleyen Pençe (1917) Türk sinemasının ilk uzun metrajlı ve konulu ticari filmleriydi.

TİYATROCULAR DÖNEMİ 1922-1938
Türkiye’de sinemanın emekleme evresi denilebilecek bu dönemin tek yönetmeni Muhsin Ertuğrul, ilk film yapımevi olan Kemal Film’in kurulmasını sağladı ve bu yapımevi adına, güncel bir olaydan yola çıkarak İstanbul’da Facia-i Aşk (1922) filmini çekti. Sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Nur Baba (1922) eserini sinemaya aktarmaya girişti ama bu film daha çekim aşamasında gerginliklere sebep olunca “Boğaziçi Esrarı” adıyla tamamlandı.

SİNEMADA KADIN
Muhsin Ertuğrul’un üçüncü filmi Ateşten Gömlek (1923) Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından derlenmişti ve Kurtuluş Savaşı’nı işliyordu. Milli duyguları içeren Ateşten Gömlek’te Türk kadının oynatılması arzusuyla bir gazeteye ilan verildi. İlana olumlu yanıt verip filmde oynayan iki kadından Bedia Muvahhit, daha sonra tiyatromuzun duayenlerinden biri oldu.

GEÇİŞ DÖNEMİ (1938-1950)
Türk sinema endüstrisi yeni atılımlara giriştiği bir evrede, İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz koşullarıyla karşılaştı ve 1939’dan 1944’e kadar sadece 14 film yapıldı. Türk sinemasındaki bu durgunluk sırasında piyasadaki egemenlik Amerikan sinemasının eline geçti. ABD filmlerinin savaş nedeniyle Mısır üzerinden Orta Doğu pazarına ulaşması, Türkiye’de bir Mısır filmleri salgınına yol açtı.

İLK ÇİZGİ FİLM
Tiyatro kökenli olmayan oyuncu arayışına başlanması, sesli filmden dublaja geçiş, ilk çizgi film denemesi “Evvel Zaman İçinde” bu dönemde olur. Dönemin diğer getirileri arasında ise, sinemayla ilgili dernekleri, yeni yapımevlerini ve hızla artan sinema salonlarını sayabiliriz.

SİNEMACILAR DÖNEMİ (1950- 1960)
Bu dönem, 1949’da Lütfi Akad’ın Halide Edip Adıvar’ın romanından uyarladığı Vurun Kahpeye filmiyle başladı. Akad, tiyatrocuların aksine hareketli, canlı ve sinamatografik özellikler içeren sinema anlayışıyla çektiği Kanun Namına (1952), Öldüren Şehir (1954) Beyaz Mendil (1955) filmleriyle ustasız ustası olma yolunda öncü bir yönetmen konumuna geldi. Bir diğer usta Atıf Yılmaz bu dönemde kitlelerin ilgisini çeken piyasa romanlarına el atarak Hıçkırık (1953) ve Dağları Bekleyen Kız (1955) filmlerinin yanı sıra Yılmaz Güney’in oyunculuğunu yaptığı Ala Geyik (1959), Bu Vatanın Çocukları (1959) filmlerini yaptı. Sonraki yıllarda Türk sinemasını etkileyen ustaların ortaya çıkışına zemin hazırlayan bu dönemin ustalarından biri de Metin Erksan’dı. Bu isimler daha sonraki dönemlerin belirleyici, bir bakıma Türk sinemasının kurucu yönetmenleri oldular.

ALTIN DÖNEM (1960-1967)
1960’tan sonra Türk sineması toplumsal içerikli filmlere yöneldi. Bu dönemde ortaya çıkan filmler, sinemada tabu sayılan olaylara el atmaya başladı. İlk kez kırsal kesim sorunları mülkiyet çizgisinde ele alınıp işlenmeye başladı. Bu dönemde Türk sinemasının nicelik açısından az ama nitelik açısından başyapıt olarak ortaya koyduğu filmler öne çıktı. Metin Erksan, Susuz Yaz’la, 1964’te Berlin Film Festivali’nde Türk sinemasının o güne kadar kazandığı en büyük ödül olan Altın Ayı’yı aldı.

YEŞİLÇAM’IN YÜKSELİŞİ (1967-1974)
Türk sinemasının nicelik açısından en verimli döneminde çekilen film sayısı 1967’den sonra 200’ün 1972’de ise 300’e çıktı ve Türkiye; ABD, Hindistan ve Hong-Kong’dan sonra dünya da en fazla film üreten dördüncü ülke oldu. Bu dönem aynı zamanda, Türk sinemasının neredeyse resmi türü olan fakir kız – zengin erkek, ya da zengin erkek – fakir kız kalıbından oluşan melodramlarının hız kazandığı, starlara dayalı sinemanın öne çıktığı, sinema salonu, yapımcı, film ve izleyici sayısının tarihinin en büyük yükselişini gösterdiği bir dönem oldu.

KAYIP YILLAR (1974-1978)
Halkın tek ve en ucuz eğlencesi olan sinema, yetmişli yılların başında evlere giren televizyona yenilip seyircisiz kalınca film üretiminde yüzde seksenlere varan bir düşüş yaşandı.
Birçok salonun kapandığı bu dönemde sinemacılar çıkış yolu olarak, TV’de gösterilmesi mümkün olmayan türlere yönelip yitirdiği seyirciyi sinemalara geri döndürme arayışına girdi.

ULUSAL SİNEMA
Türk sinemasında Halit Refiğ-Metin Erksan ikilisinin başını çektiği Ulusal Sinema ile Yücel Çakmaklı’nın öncülük yaptığı Milli Sinema akımları da bu dönemin zor koşulları içinde ortaya çıkıp, az sayıda da olsa örneklerini vermeye başladı.

YENİ TÜRK SİNEMASI (1978-1986)
Genç sinemacılar, dönemin politik ve sosyal ortamına koşut olarak yaptıkları toplumsal içerikli filmlerle televizyon ile sinema arasında kalan ve çoğunlukla da genç olan seyirciye yöneldi. Bu dönemde kırsal kesim, işçi-emek, 12 Eylül sonrasının yansımalarında odaklaşan kimi politik sorunlar, sansürün el verdiği ölçüde gerçekçi bir şekilde işlendi. Erden Kıral, Kanal (1978) ve Bereketli Topraklar Üzerinde (1979) filmlerinde pamuk işçilerini, Berlin Film Festivali’nde dört ödül kazanan Hakkari’de Bir Mevsim’de ise farklı kültürlerin çatışmasını işledi. Ali Özgentürk, Hazal’da (1979) töreleri, At’da (1981) çocuğunu diplomalı yapmanın sıkıntıları içinde bocalayan bir babanın dramını; Korhan Yurtsever, Fırat’ın Cinleri’nde (1977) ağa-ırgat çatışmasını anlattı.

YILMAZ GÜNEY DAMGASI
Yılmaz Güney’in hapisteyken senaryolarını yazdığı filmler bu döneme damgasını vurdu. Bunlardan Sürü’yü (1978) ve Düşman’ı (1979) Zeki Ökten,  Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın Kayıp filmiyle birlikte Altın Palmiye Ödülü’nü kazanan Yol’u Şerif Gören yönetti.

VİDEO SALGINI
Bu dönemde ortaya çıkan video salgını karşısında sinema sektörü, sinemadan çok video alanına yönelerek ucuz, niteliksiz filmlere yaptı. Televizyonun renklenmesi ve özel televizyonların çıkması sinema dünyasındaki krizi daha da körükledi.

MAJÖRLER DÖNEMİ (1987-1994)
Türk sineması tarihin en büyük krizini seksenli yılların sonlarında yaşadı.  Az sayıda yönetmenin ulusal motifleri işleyen filmleri, ABD filmleriyle gişede yarışa girdi. İçlerinde başarılı olanlar da vardı: Ertem Eğilmez’in son filmi Arabesk (1988), Şerif Gören’in Amerikalı (1993), Mustafa  Altıoklar’ın İstanbul Kanatlarımın Altında (1995),  Sinan Çetin’in Berlin in Berlin (1992), Yavuz Turgul’un Eşkıya (1996) ve Gani Müjde’nin Kahpe Bizans (1999) filmleri geleceğe yönelik umutları tazeledi.

BAĞIMSIZ SİNEMACILAR DÖNEMİ
(1994’ten bugüne)
Genç sinemacıların önceki dönemlerden farklılığı; tüm riskleri göze alarak filmlerinin yapımcılığını, senaristliğini, kimi zaman oyunculuğunu ve görüntü yönetmenliğini üstlenmeleri, kendi hikâyelerini-durumlarını, alışılmış isimlerin dışındaki oyuncularla, ticari kaygılardan uzak ve kendilerine özgü bir sinema diliyle anlatmaları oldu. Bu dönemin önde gelen yönetmenleri Zeki Demirkubuz ve Yeşim Ustaoğlu oldu.

BAĞIMSIZ YÖNETMENLER
Bağımsız sinemacılar,  uluslararası saygın festivallerde aldığı ödüllerle, Türk sinemasının 85 yılda topladığı ödül sayısının yaklaşık on misline vararak büyük bir başarı elde ettiler. Öne çıkan isimler Derviş Zaim (Tabutta Röveşata -1996, Nokta-2007), Serdar Akar (Gemide-1999, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar-2000), Handan İpekçi (Babam Askerde-1994, Büyük Adam Küçük Aşk-2001), Reha Erdem (A Ay-1998, Beş Vakit-2006, Kosmos-2010), Reis Çelik (Işıklar Sönmesiz-1996, Lal Gece-2012), ümit Ünal 9- 2001, Anlat İstanbul-2004, , Yılmaz Erdoğan (Kelebeğin Rüyası-2012) Ahmet Uluçay (Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak-2004), Semih Kaplanoğlu Yumurta-2007, Süt-2008 ve Berlin Film Festivali’nde Altın ayı Ödülünü kazanan Bal-2010), (Tayfun Pirselimoğlu (Hiçbiryerde- 2002), Semir Aslanyürek (Eve Giden Yol-2006), Özcan Alper (Sonbahar) oldu.

SIGMUND WEINBERG KİMDİR?
Türkiye’de 1900’lerin ilk yarısında sinemayı bilen ve onun geleceğini kestiren ilk ve tek kişi,  Beyoğlu’nda sinema ve fotoğraf malzemeleri satan ve sonrasında sinema işletmeciliğine soyunan Romanya uyruklu Sigmund Weinberg oldu. O yıllarda İstanbul Sultanisi’nde dahiliye memurluğu yapan Fuat Uzkınay, Weinberg’ten sinemayı öğrenerek öğrencilere eğitim amaçlı film gösterileri yapmaya başladı ve sinemayı bilen ikinci kişi oldu.

İLK TÜRK SİNEMACILAR: MANAKİ KARDEŞLER
Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki (Yeşilköy)  Rus Abidesi’nin Yıkılışı” filmini çektiği iddia edilen 14 Kasım 1914 tarihi, Türk sinemasının doğum günü olarak kabul görmüştür. Oysaki bundan önce çekilen filmler vardır. Bunlardan biri de ilk Balkan sinemacıları olarak tanımlanan Yanaki (1878-1954) ve Milton (1882-1964) kardeşlerin 1905’ten itibaren çektikleri filmledir. Bu filmler arasında 1911’de çekilen Sultan Reşat’ın Manastır ziyareti de bulunuyor.
Sinema tarihçileri; Makedonya’nın Osmanlı Devleti sınırları içinde olması ve  Manakilerin de  doğal olarak Osmanlı vatandaşı sayılmaları nedeniyle ilk Türk sinemacıları olarak tanımlanmalarının daha doğru olduğunu ileri sürerler. Manakiler, hem çektikleri film kutularının üzerine hem de fotoğraflarının altına her zaman Türkiye ibaresini yazdılar.

MELODRAMIN ÖNCÜLERİ
Lütfi Akad, sınır boyundaki kaçakçıların yaşamını anlattığı Hudutların Kanunu (1967) filmi ve Vesikalı Yarim (1968) ile melodram türünün en özgün örneklerini ortaya koydu. Atıf Yılmaz, Dolandırıcalar Şahı (1961) ile bir önceki dönemin politik eleştirisini yaparken Ah Güzel İstanbul’da(1966) artist olmak için büyük kentte gelen genç ve saf bir kızın traji-komik öyküsünü anlattı.

ALTIN ÇAĞ
1960-67 yıllarını kapsayan Altın Çağ, aynı zamanda Türk sinemasında bir çeşit aydınlanma çağının da başlangıç evresini oluşturdu. Sinematek ve Kulüp 7 (sonrasında Devlet Film arşivi) bu dönemde kuruldu, ulusal festivallerin en uzun ömürlüsü ve süreklisi olan Antalya Altın Portakal ile Adana Altın Koza film festivalleri yine bu dönemde yaşama geçirildi. Sinemadaki örgütlenme çabaları ve literatürdeki gelişmeler yine bu dönem içinde yaşanan olumlu gelişmeler arasında yer aldı.

ŞENER ŞEN
Türk sinemasındaki güldürü türünün en aykırı tiplerinden biri ve belki de ilki Şener Şen’dir. Tüm güldürü tipleri saf, temiz, dürüst gibi olumlu yanlara sahipken Şener Şen tüm bunların karşısında, üç kağıtçı, dalavereci, kurnaz ve de dolandırıcı yanlarıyla sivrilmiş ve sevilmiş bir güldürü oyuncusu kimliğini taşır. Kemal Sunal ile Hababam Sınıfı’ndaki başarısından sonra bu müthiş ikili, Süt Kardeşler, Şabanoğlu Şaban, Tosun Paşa, Kibar Feyzo, Davaro, Çöpçüler Kralı filmleriyle seyirci karşısına çıktı. Oynadığı karakter rolleriyle de dikkat çeken Şener Şen, Eşikıya (1996), Gönül Yarası (2005), Kabadayı (2007) ve Av Mevsimi (2010) filmleriyle Türk sinemasının unutulmaz oyuncuları arasına adını yazdırdı.

HAKKARİ’DE BİR MEVSİM
Ferit Edgü’nün  O adlı eserinden Onat Kutlar’ın senaryolaştırdığı ve Erden Kıral’ın yönettiği filmde, yedek subaylığını öğretmen olarak yapan bir aydının görev yeri olarak Hakkari’ye gitmesini ve orada hem kendi içsel yolculuğunu, hem de karşılaştığı ve yabancısı olduğu kültürle olan ilişkilerini şiirsel bir dile anlatılır.

YILMAZ GÜNEY
Türk sinemasının uluslararası alanda tanınan ilk oyuncu-yönetmenlerinden biridir. 1958’de Atıf Yılmaz’ın yönettiği Bu Vatanın Çocukları filmiyle oyuncu olarak sinemaya giren Güney, 1966’da At Avrat Silah filmiyle oyunculuğunun yanı sıra yönetmenliğe başlar ve bir biri ardına çektiği filmlerle Çirkin Adam olarak ünlenir. 1970’de Umut filmiyle büyük bir atılım yaptıktan sonra Acı, Ağıt, Baba, Umutsuzlar, Arkadaş ve Duvar filmlerini yönetir. Yaşamının çoğunu tutsak olarak geçirmek zorunda kalan Güney, tutukluluk yalılarında Sürü, Düşman, Yol gibi bir uluslararası bir film festivalinde büyük ödüller kazanan filmlerin senaryolarını yazarak dünya sinemasında tanınan ilk Türk yönetmeni olur.

12 EYLÜL FİLMLERİ
12 Eylül askeri darbesinin yansımalarını konu aldığı için sinemamızda 12 Eylül filmleri olarak adlandırılan filmlerin ilk örnekleri de 80’li yılların sonlarında ortaya çıktı. Zeki Alasya “Dikenli Yol” (1986), Sinan Çetin “Prenses” (1986), Şerif Gören “Sen Türkülerini Söyle” (1986), Zeki Ökten “Ses” (1986), Zülfü Livaneli “Sis” (1988) ve Tunç Başaran “Uçurtmayı Vurmasınlar” (1989) filmleriyle yakın dönemin tanıklığını yaptılar.

NURİ BİLGE CEYLAN
Nuri Bilge Ceylan, 1995’te çektiği ilk film Koza’dan sonra, katıldığı ulusal ve uluslararası film festivallerinde önemli ödüller alan Mayıs Sıkıntısı’nı 1999’da tamamladı. Uzak, 2003’de Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini, İklimler, 2006’da Cannes Film Festivali’nde FIBRESCI ödülünü, Üç Maymun (2008) filmi ise yine Cannes Film Festivali’nde En iyi Yönetmen ödülünü kazandı. Cannes’da jüri büyük ödülünü kazanan Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) ve Altın Palmiye ödülünü kazanan Kış Uykusu (2014) filmleriyle yurt dışında ve içinde en fazla ödül kazanan bir yönetmen konumuna geldi.

When Coffee Is Cooked-Kahve Piştiği Yerde

When Coffee Is Cooked

http://www.skylife.com/en/2014-06/when-coffee-is-cooked

ALTHOUGH THE SOUTH AMERICAN COUNTRIES (BRAZIL AND COLOMBIA), NOT ARABIA, ARE THE LEADING EXPORTERS OF COFFEE TODAY, IN OUR TURKISH FOLKSONGS COFFEE STILL COMES FROM YEMEN. COFFEE COMES FROM YEMEN THE NIGHTINGALE FROM THE MEADOW
When Coffee Is Cooked
When Coffee Is Cooked
The arrival of coffee from great distances by camel caravan is a reminder that love too is a bumpy road. In the 16th century, coffee was also produced in the Ottoman Empire following the conquest of Egypt and Yemen. Coffee made its way into the palace of Suleiman the Magnificent, even prompting the appointment of a “chief coffee maker” to the palace staff. On “Mevlid” nights marking the birth of the Prophet Mohammad, a coffee tent would be pitched next to the Sultanahmet (“Blue”) mosque and the thick, brown beverage served to those arriving for the celebration. The first coffeehouses in Istanbul opened in the city’s most populous district of Tahtakale, and later in Eminönü and Unkapanı as well. Finding its way into every home, rich or poor, coffee spread to even the most remote backwaters of Anatolia, and the serving of coffee in government offices became traditional.

When Coffee Is Cooked

COFFEE FAD IN FRANCE
Europe learned about coffee from the Turks. Foreign travelers and diplomats visiting the Ottoman Empire speak of coffee in their memoirs, explaining in detail how it was prepared and served, and taking it back with them when they returned to their countries, where they continued the practice. When Müteferrika Süleyman Ağa was appointed envoy to the court of Louis XIV at Versailles in 1669, he entered the king’s presence clad in a coarse woolen cloak and declined to prostrate himself before the monarch. Summarily expelled from Versailles by the king, he was dispatched to Paris. In his opulent mansion in the capital, Süleyman Ağa became the darling of Parisian society thanks to his charming conversation. He also triggered a coffee-drinking fad with the beans he had brought with him from Istanbul by the sackful.

NOT FOR CHILDREN

When Coffee Is Cooked
In Turkey, children were not allowed to drink coffee. It was also regarded as unseemly for young girls to partake of the beverage, an attitude that prevailed in the West as well. Johann Sebastian Bach’s “Coffee Cantata”, which he composed in Leipzig, tells the story of a girl who liked coffee. Her father does not want her to drink it and threatens to ground her and not buy her nice dresses if she does. In a final ultimatum he even threatens not to find her a husband! At this, the girl relents, saying, “Okay, Daddy, marry me off right away.” The clever girl makes a pact with her future husband that she can drink coffee whenever she likes, and the two tie the knot!
Coffee is closely bound up with affairs of the heart. Coffee may be an irresistible beverage, but what people really want is to talk and get close to each other. Coffee is just an excuse!
When coffee is cooked

When Coffee Is Cooked
When the grounds froth up
When the heart falls…
Beauty and homeliness have no sway!

When Coffee Is Cooked

COFFEE LEGENDS
Coffee’s stimulant effects were discovered early on. Observing that when goats ate coffee beans they started jumping and cavorting, Ethiopian goatherds soon cottoned on to coffee’s stimulating effect. Monks on the other hand did not care for the taste of raw coffee berries when they ate them. Finding the berries bitter, they tossed them into the fire but then noticed the delicious aroma that arose and started brewing them as a beverage instead. When the monks were able to stay awake all night thanks to drinking coffee, they decided it must be a blessing sent from God so they could pray all night long!saucers and metal sleeves, trays, tray covers — all tools of the itinerant coffee vendors trade.

NEVER UNDERRATE A CUP OF COFFEE
A variety of utensils and apparatus were used for preparing and serving coffee. Coffee roasting containers and trays, wooden trays for cooling the roasted beans, wooden mortars and pestles, coffee grinders with wooden boxes, metal grinders, boxes for storing coffee, coffee measuring spoons, long-handled ‘cezve’ pots for boiling the coffee, coffee braziers, handleless cups with saucers and metal sleeves, trays, tray covers — all tools of the itinerant coffee vendors trade.
Photo Gallery

When Coffee Is Cooked

Kahve Piştiği Yerde
Tarih: May 2014
BUGÜN KAHVE İHRAÇ EDEN ÜLKELERİN BAŞINDA ARABİSTAN DEĞİL, GÜNEY AMERİKA ÜLKELERİ (BREZİLYA VE KOLOMBİYA) OLSA DA BİZİM TÜRKÜLERİMİZ KAHVEYİ İLLA DA YEMEN’DEN GETİRİR: KAHVE YEMEN’DEN GELİR BÜLBÜL ÇİMENDEN GELİR
Kahve Piştiği Yerde
Kahve Piştiği Yerde
Sanki kahvenin çok uzaklardan deve kervanlarıyla gelmesi, sevdanın da kahve gibi meşakkatli bir yolu olduğunu hatırlatır. 16. yüzyılda Osmanlılar Mısır’ı ve Yemen’i fethettikten sonra kahve Osmanlı topraklarında yetişen bir ürün oldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde kahve saraya girdi, hatta saray teşkilatında kahvecibaşı unvanıyla bir hizmet ihdas edildi. Mevlit kandillerinde Sultanahmet Camii’nin yanına bir kahve çadırı kurulur ve camiye gelenlere kahve ikram edilirdi. İstanbul’da ilk kahvehane şehrin en kalabalık semti olan Tahtakale’de, sonra da Eminönü ve Unkapanı’nda açıldı. Zengin fakir demeden kahve her eve girdi, Anadolu’nun her köşesine ulaştı. Devlet dairelerinde kahve ikramı bir gelenek haline geldi.

FRANSA’DA KAHVE MODASI
Avrupa kahveyi Türklerden öğrendi. Osmanlı topraklarını ziyaret eden yabancı seyyah ve diplomatlar, anılarında kahveden bahsedip nasıl hazırlandığını, nasıl sunulduğunu ayrıntılarıyla anlattıkları gibi Türkiye’den ayrılırken memleketlerine kahve götürdüler. Osmanlı diplomatları da Avrupa’da kahve geleneklerini sürdürdüler. Müteferrika Süleyman Ağa, 1669’da Paris’e XIV. Louis’ye elçi tayin edildiğinde Louis’nin karşısına yünlü bir aba ile çıkmış ve önünde eğilmemişti. Louis Süleyman Ağa’yı derhal Versailles’dan uzaklaştırıp Paris’e gönderdi. Süleyman Ağa da Paris’te göz kamaştıran malikânesinde hoş sohbetleriyle Paris sosyetesinin gözdesi oldu, beraberinde götürdüğü çuval çuval kahveyle kahve modasını başlattı.

KAHVEDEN MAHRUM ÇOCUKLAR
Bizde çocuklara kahve verilmez, genç kızların da kahve içmesi pek makbul sayılmazdı. Aynı anlayış Batıda da geçerliydi. Johann
Sebastian Bach’ın Leipzig’de bestelediği “Kahve Kantatı” kahveyi çok seven bir genç kızı anlatır. Babası kızın kahve içmesini istemez, kahve içersen sana güzel elbiseler alamam, seni gezmelere bırakmam der. Babanın son tehdidi de seni kocaya vermem olur. Bunun üzerine kız “Peki babacım, bana hemen bir koca bul.” der ve evleneceği adamla istediği zaman istediği kadar kahve içeceğine dair bir anlaşma yaparak evlenir.
Kahve gönül işine girifttir. İnsanın canı kahve çeker ama aslında gönül muhabbet ister, kahve bahane.
Kahve piştiği yerde
Telve taştığı yerde
Güzel çirkin aramaz
Gönül düştüğü yerde!

KAHVE EFSANELERİ
Kahvenin insanı diri tutan etkileri çok eski dönemlerde keşfedilmişti. Kahve çekirdeklerini yiyen keçilerin hoplayıp zıplamaları Etiyopyalı keçi çobanının dikkatini çeker ve böylece kahvenin uyarıcı bir etkisi olduğu anlaşılır. Keşişler ise kahve meyvelerini yediklerinde tadını beğenmezler. Acı buldukları kahve meyvelerini ateşe atarlar ama kahvenin hoş kokusunu fark edip kahveden bir içecek hazırlarlar. İçtikleri kahve nedeniyle keşişler, bütün gece uykusuz kalınca kahvenin bir Tanrı nimeti olduğuna ve gece boyu dua etmeleri için gönderildiğine karar verirler.

KAHVE DEYİP GEÇMEYİN
Kahvenin hazırlanmasında ve sunumunda çeşitli araç ve gereçler kullanılmıştır: Kahve kavurma dolapları, kahve kavurma tavaları, kahve çekirdeğini soğutmak için ahşaptan tepsiler, ahşap havanlar, ahşap kutulu kahve değirmenleri, metal değirmenler, kahve kutuları, kahve ölçekleri, cezveler, ocaklar, kulpsuz fincanlar, kulplu fincanlar, fincan tabakları, metal fincan zarfları, tepsiler, tepsi örtüleri, seyyar kahvecilerin kahve düzeni …

kahve-pistigi-yerde-1.jpgkahve-pistigi-yerde-10.jpgkahve-pistigi-yerde-2.jpgkahve-pistigi-yerde-3.jpgkahve-pistigi-yerde-4.jpgkahve-pistigi-yerde-5.jpgkahve-pistigi-yerde-6.jpgkahve-pistigi-yerde-7.jpgkahve-pistigi-yerde-8.jpgkahve-pistigi-yerde-9.jpg
Category: 2014 June, Culture & Arts, History

Βιοδυναμικό ημερολόγιο Ιουλίου 2014

http://www.ftiaxno.gr/2014/06/viodinamiko-imerologio-iouliou-2014

Βιοδυναμικό ημερολόγιο Ιουλίου 2014

Βιοδυναμικό ημερολόγιο Ιουλίου 2014

Βιοδυναμικό ημερολόγιο Ιουλίου 2014

Βιοδυναμικό ημερολόγιο Ιουλίου 2014

Βιοδυναμικό ημερολόγιο Ιουλίου 2014

Βιοδυναμικό ημερολόγιο Ιουλίου 2014

 

Παρατηρήσεις:

1. Οι ώρες είναι Ελλάδος.
2. Στην περίοδο φύτευσης η Σελήνη κινείται προς τα κάτω (προς το Νότιο ημισφαίριο), οι χυμοί είναι κάτω, άρα το φυτό έχει δύναμη στη ρίζα του, το νεαρό φυτό ριζώνει καλύτερα. Κατάλληλη εποχή για μεταφύτευση φυτών από το σπορείο στο κήπο, μεταφύτευση δέντρων, κλάδεμα, ξύλευση.
3. Στην περίοδο συγκομιδής η Σελήνη κινείται προς τα πάνω (προς το βόρειο ημισφαίριο), οι χυμοί είναι επάνω, άρα θα έχουμε καλύτερες, νοστιμότερες και ανθεκτικότερες συγκομιδές. Τότε είναι κατάλληλο να κόβουμε κεντράδια και να μπολιάζουμε δέντρα.
4. Η σπορά (τοποθέτηση του σπόρου στο έδαφος) μπορεί να γίνει είτε την περίοδο φύτευσης είτε της συγκομιδής. Ο σπόρος, ανάλογα με τις συνθήκες, θα βλαστήσει στο κατάλληλο χρόνο.
5. Η περίοδος φύτευσης είναι έως τις 11 Ιουλίου (ώρα 07:00) και ξαναρχίζει από τις 23 Ιουλίου (ώρα 09:00) 

 

Πίνακας χρωμάτων φυτών

– Ανθέων με κίτρινο χρώμα: λάχανο, μπρόκολο, κουνουπίδι, χαμομήλι, καλεντούλα, λουλούδια.
– Καρπού με κόκκινο χρώμα: σιτάρι, κριθάρι, ηλιόσπορος, καλαμπόκια (άνυδρο, κίτρινο, λευκό, ποπ-κορν), φασόλια, κουκιά, αρακάς, αγγούρι, καρπούζι, κολοκύθια (νερού, μακρύ, στρογγυλό, λούφα), ντομάτα, μελιτζάνα, πιπεριά, μπάμιες, πεπόνι, φράουλα.
– Ρίζας με ανοιχτό καφέ: πατάτα, παντζάρι, καρότο, κρεμμύδι, πράσο, σκόρδο.
– Φυλλώματος με πράσινο χρώμα: μηδική , άνηθος, αντίδια, λάπατο, μαϊντανός, μάραθος, μαρούλι, ραδίκι ήμερο, σέλινο, σέσκουλο, σπανάκι, στέβια, τσάι, μελισσόχορτο, ρίγανη, μαντζουράνα, αμπαρόριζα, τριφύλλι έρπον.
– Με το σκούρο ραφ είναι οι δυσμενείς ημέρες όπου δεν κάνουμε καμιά σπορά ή μεταφύτευση. 

 

Σημ. – Ref.:

: οι ώρες (UTC+2) είναι κατά προσέγγισι 15’ καί η αναφορά σέ μοίρες αστερισμών θεωρεί κατανομή ισόποση (30 μοίρες).
: Πηγές πρωτογενών δεδομένων: Lunar Calendar Sedereal ,(θερινή ώρα!), Ephemeris , Μοίρα , κ.ά.
: «Οι Επιρροές της Σελήνης στη ζωή μας», Γ. Πάουνγκερ – Τ. Πόπε,1998+, εκδ. ‘ΝΟΤΟΣ’,
: «The Biodynamic Sowing and Planting Calendar yyyy», Maria Thun and Matthias Thun , διαφόρων ετών καί εκδόσεων
κάθε παρατήρησις, αλλαγή, προσθήκη κατά τήν κρίσιν οιουδήποτε πού κατέχει τι, … δεκτή.
 

(c) www.ftiaxno.gr email: ftiaxnw@gmail.com

Special credits to: Viodynamikos, Emmanouel Kopanakis

Διαβάστε ακόμη: Πληροφορίες για το βιοδυναμικό ημερολόγιο

Give Pinotage Wine a Chance

Wine Folly


The name Pinotage is a little bit misleading because it sounds so much like Pinot Noir. It is easy to assume they taste alike. Not true. In fact, the South African grape looks and tastes more like Shiraz even though Pinotage is technically related to Pinot Noir. So why haven’t we heard more about this deliciously dark grape? Pinotage has struggled with a very bad reputation for the last 20 years… fortunately, things are changing!

If you love a bold barbecue-friendly wine, Pinotage wine is definitely worth investigating.

Pinotage Wine: An Underloved Grape

Give Pinotage Wine a Chance

A Short History – The South African Grape

Pinotage is a grape crossing of Cinsaut and Pinot Noir. It was first crossed in South Africa in 1925 in the gardens of scientist Abraham Perold. Perold observed how Pinot Noir struggled in South Africa’s climate, so he crossed them with a very productive species: Cinsaut (called Hermitage). Perold’s goal was to create a wine that was as delicious as Pinot Noir but grew as well as Cinsaut.

WEIRD SCIENCE IN THE 1920′s Scientist designed ‘super’ grapes were all the rage during the 1920′s including Austrian Zweigelt, German Scheurebe and South African Pinotage.

Unexpected results: a very black grape

The result of the crossing between Cinsaut and Pinot Noir was unexpected. The Pinotage grapes were extremely dark in color and the wine they created was bold and high in tannin and anthocyanin —nothing its the progenitors. Despite the difference in flavor, Pinotage would eventually become the 2nd most planted grape in South Africa.

Pinotage Used to Have a Bad Reputation

Since Pinotage is such a productive wine grape, producers often made very low-quality commercial wine with it. It didn’t help that Pinotage was such an inky grape, making it possible for wineries to stretch their wine as thin as possible. What the winemakers didn’t realize back in the 1980′s and 1990′s was that Pinotage is a tricky wine to make well. Fortunately, in the last 15 years, several producers have banded together and focused on reducing the crop yields and used careful winemaking techniques to manage this unique grape.

Pinotage is dense in color and bold in flavor with notes of plum sauce, tobacco, blackberry, tar and licorice.

Pinotage taste

What a Great Pinotage Tastes Like:

Fruit Flavors

Pinotage association member and winemaker Danie Steytler Jr. says it’s common to find purple fruits and black fruits in Pinotage, but occasionally you’ll taste amazing red fruit flavors of raspberry, red licorice and even red bell pepper (on optimal vintages).

South Africa Wine Map by Wine Folly

 

Other Flavors

On great bottles of Pinotage you’ll be delighted by the flavors other than fruit. A wide array of other flavors include: rooibos, dried leaves, bacon, sweet and sour sauce, hoisin and sweet pipe tobacco.

Tannin & Acidity

You should expect tannins to be bold but to have a sweet note on the finish –almost like flavored smoke. As far as acidity is concerned, the grape is typically high pH (low acidity) so most winemakers will acidify their wines early in the fermentation process so the acids are more integrated. Many wineries in hot climates, including California, Australia and Argentina, acidify their wines. Well-integrated acidification is unnoticeable although some tasters appear to be more sensitive to this trait than others.


What Bad Pinotage tastes like:

Pinotage can go very wrong because it’s so volatile. When it’s bad, it will smell very pungent and sharp, almost like nail polish remover. This smell is a clue that the wine has high levels of Volatile Acidity (VA) which is caused by a high proportion of a ‘bad acid’ called acetic acid. Besides the sharp smell, some of the wines can become over-extracted which is a process where the wine spends too long on the skins and seeds. Over-extracting Pinotage will make the wine taste like burnt tar.

EXPERT FACT: It’s interesting to note that the skins of Pinotage are so rich in tannin, anthocyanin and cyanidin that many winemakers in South Africa will ferment wines fast and hot (to reduce rigid tannin) and then finish the fermentation separated from the skins.

Sources
We received additional information for this article from Danie Steytler Jr. from Kaapzicht Wine Estate and the Pinotage Association in South Africa

Image

ΜΕΓΑΛΗ ΕΚΔΗΛΩΣΗ ΤΟΥ “ΚΑΖΑΤΖΑΚΗ” ΣΤΟ ΓΟΥΔΙ- Σάββατο 28 Ιουνίου- 21:00

Layout 1

The Thrilling Wines of Greece Part 2 – Los Angeles Wine Shopping | Examiner.com

The Thrilling Wines of Greece Part 2 – Los Angeles Wine Shopping | Examiner.com.

The Thrilling Wines of Greece Part 1 – Los Angeles Wine Shopping | Examiner.com

The Thrilling Wines of Greece Part 1 – Los Angeles Wine Shopping | Examiner.com.

Tag Cloud

WhiskySpeller

Thomas & Ansgar Speller exploring the world of distilled spirits. Geeks. Writers. Travellers. Photographers. Artists.

Bill the Butcher Wine Cellar

God made water, but man made wine ...

Diet Like Paradise

Be nourished for happy healthy life. Enjoy food, Enjoy life............................. No more Live to eat, but Eat well to live Better..................................................... Η τροφή δεν μπορεί να λύσει όλα τα προβλήματα.......... Όμως, η καλή διατροφή μπορεί να προλάβει ή ακόμα να θεραπεύσει τα περισσότερα. Nutriton and Food Therapy. Healthy Tips for Soul and Body

Greek Raisins

κορινθιακή Σταφίδα

LifeWise

be the change

The Lion Wrath

Αll Kinds Of Arts. All Around The World

Hartaetoi

Γεια σας Παιδια!!!!!!!!!!

in my closet

στη ντουλάπα μου

ΠΟΤΑ ΕΛΛΗΝΙΚΑ

Συζήτηση για τα ελληνικά ποτά, την ιστορία τους, τους παραγωγούς τους, την διάθεση τους και γενικά για όλα τα σχετικά θέματα.

Nik4x4gv's Blog

Just another WordPress.com site

~~The Dawn Of Music~~

"Working Hard For Their Dreams"

PROJECT ANTISYSTEM

NEWS,MUSIC, SERIES, AND MORE

Κτήμα β, Vineyard b : Παραγωγή , Εμπορία και κατανάλωση αλκολούχων ποτών και όχι μόνο

Αμπέλι β , vigneto b, vignoble b, mahastian b, weinberg b, vinamar jaistandus b, vinbergxardenon b, vinya b, vinograd b, vinea b, vynuogynas b, vinja b, wijngaard b, viinitarha b, winnica b, vinha b, vie b, vinice b

Χώρος του χρήστη bill

Just another WordPress.com site

breadfulworld

4 out of 5 dentists recommend this WordPress.com site